"Soykırım" sözcüğü, insan ve insan topluluğu için kullanılan bir kavram olarak bilinir. Bir insan soyunu, ırkını ya da homojen yapıdaki bir kitleyi planlı ve sistemli bir biçimde yok etmek, soykırımdır. Kökünü kazımak, bir daha yaşama tutunmasını olanaksız kılacak tüm olumsuz koşulları seferber etmek, soykırımı anlatır. Yok etmek ve bir daha var olmasının tüm olasılıklarını ortadan kaldırmak….insanla ilgili soykırım işte bu korkunç anlamları içeren bir kavramdır.

Peki, acaba, soykırım kavramı, insan dışındaki canlı-cansız varlıklar için de kullanılabilir mi? Doğanın ve doğal varlıkların "kökünü kazımak" ile insanın kökünü kazımak arasında bir ilişki yok mu?



Doğrudan doğruya insanın canına kıymak; soyunu, neslini kurutmak ile onun yaşam alanlarını yok etmek arasında sanıldığından daha sıkı ve organik bir ilişki vardır. İnsan, doğal çevre içinde yaşayabilir. Su, toprak, hava ve diğer doğal varlıklar insan yaşamı için vazgeçilmezdir. Bunların yapısını değiştirecek, bozacak ve kullanılamaz duruma getirecek her türlü müdahale, dolaylı gibi görünse de doğrudan insanı ve onun yaşamını tehdit eder. İnsanın temel gereksinimlerini karşılayan yaşam alanlarının zarar görmesi, onun sağlığının, dolaysıyla varlığının da zarar görmesi anlamına gelir.

Öyleyse, insana yönelik doğrudan katliam ile onun yaşam alanı olan doğaya yönelik katliam aynı çizgide birleşmekte; güzel ülkemizin ormanlarının, havasının, suyunun, toprağının katledilmesi, insanlarımızın da katledilmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye, yeşil alana ve doğal zenginliğe sahip olan ülkeler arasında ne yazık ki her yıl onar on beşer sıra geriye doğru gitmektedir. Kuşkusuz yangın, sel ve deprem gibi doğal afetler bu gerileyiş ve yok oluşun temel etmenleri arasındadır. Ancak, insan eliyle doğaya verilen zarar, bunların çok daha ötesinde ve büyük boyutlardadır.

Basiretsiz yöneticiler ve öngörüsüz bir takım siyasilerin Türk topraklarıyla ilgili sorumluluklarına yeterince kavrayamamış olmaları, hatta ülke topraklarının yabancılara haraç-mezat peşkeş çekilmesi, doğal afetlerin verdiği zararın kat kat üstündedir.

Siyasi çıkarlar, yabancıya ülke çıkarlarını tehdit edecek denli verilen sözler ve kötü yönetimler doğamızın soykırıma uğratılmasında en başı çeken nedenler arasında gelmektedir. Aşağıda vereceğim yalnız iki örnek bunun somut göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

İlki, 1-3 Ağustos tarihlerinde Edremit-Altınoluk Belediye Başkanı Sayın İsmail Aynur'un düzenlediği Altınoluk Festivali'ne "Sürdürülebilir Yaşam" konulu panele çağrılmıştım. Üç günlük festivalde müzik, eğlence ve özellikle eski adıyla İda (Binbir pınar), yani Kaz Dağları ile ilgili yoğun bir panel, konferans ve söyleşi etkinlikleri festivale damgasını vurdu.

Kaz Dağları'nın bir bölümünü gezdim ve gerçekten, Alp Dağları'ndan sonra dünyanın ikinci oksijen ve doğal yaşam merkezi olduğu şeklindeki bilimsel tespiti yaşayarak gördüm. Milyonlarca zeytin ağacı, endemik bitkiler, yüzde yüz organik meyve ve sebzeler eşine az rastlanır tüm güzelliği ve orijinalliğiyle Kaz Dağları'nın kucağında varlığını sürdürüyor. Dünyanın en nadir endemik bitki türlerini barındıran geniş ve büyük bir alana yayılan Kaz Dağları'nın, Kanada'nın en kıytırık, en güvenilmez ve yağmacı bir Altın Ãirketine peşkeş çekildiğini; 10 yıllık altın arama ve işletme ruhsatının verildiğini öğrendim. Bu süre içinde ülkemizin, çıkarılan altının sadece yüzde birini alacağı iddialar arasında yer alıyor. On yıl sonunda Türkiye'nin altın madeni işletmesinden alacağı para beş milyar doları geçmiyor.

Peki bunun karşılığında, Kaz Dağları gibi muhteşem doğa harikamızın düşeceği durum ne olacak? Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı değerli bilim adamı sayın Prof. Dr. Kenan Kaynaş'ında aralarında bulunduğu değerli akademisyenlerimiz Kaz Dağları'nın beş milyar dolar uğruna doğal bir soykırıma uğrayacağını bilimsel araştırma ve bulgularına göre açıkça ortaya koyuyorlar. Bilim adamlarımıza göre, altın arama ve işletme sonucunda her sondajda 400 metre derinliğinde, 1 km genişliğinde çukurlar açılacak. Altının çıkarılması için toprak arsenik denilen çok öldürücü bir kimyasal ile işlenecek. Arsenik toprağa karışmakla kalmayıp, havaya, suya ve gıdaya karışıp kanser vakalarının artmasına neden olacak. Ayrıca 2,5 milyon zeytin ağacı kesilecek ki, öğrendiğim kadarıyla ülkemizin en kaliteli zeytinlerini bu yöremiz üretmektedir.

Altın madenciliği adı altında doğaya yönelik soykırımdan beklenen gelir bu kadar. Yani beş milyar dolara soykırımcılara fırsat verilmektedir. İşin ekonomik bilançosu böyle. Hepsi bu kadar. Kendi topraklarımızdan, hem de yağmaya açtığımız bu eşsiz doğal varlıklarımızdan yabancı ya da yerli altın madencilerinin kazanacağı yüzde ne kadardır? Yüzde doksan sekiz. Acı ama tablo bu şekilde.

Peki, Kaz Dağları'nı Altın Madencilerinden korumak, bize neyi kaybettirir? Bu beş milyar doları almazsak, Kaz Dağları ülkemizin ekonomisine ve çevreye zarar mı verecektir? Hangi ülke bu kadar değerli ve nadir dağ ve topraklarını çerez parasına peşkeş çekebilir?

Prof. Dr. Kenan Kaynaş, Kaz Dağları'nın ülke ve yöre ekonomisine kazandırdığı ekonomik, turistik ve kültürel zenginlikleri sayarken, "yağma hasanın böreği" anlayışında olanlara daha vurucu gelmesini beklediğimiz ekonomik boyutu ile ilgili çok yaşamsal noktalara değindi. İslam dinini kirli emelleri için kullanan cemaat ve tarikatlarla, yabancıya Atatürk Cumhuriyeti'nin topraklarını peşkeş çekmeyi marifet bilen çevreler, doğal soykırımını ülke ekonomisine katkı için yaptıklarını öne sürdükleri için, Kaynaş hocanın ekonomik boyutla ilgili bilimsel açıklamalarına daha fazla yer vermek gerekir. Çünkü dini ve ülke topraklarını işbirlikçiliğe kurban eden aşiretçi, istismarcı çevrelerin gözünü para, mevki, makam ve yabancıperestlik bürüdüğü için somut ekonomik göstergeler üzerinde durmak yerinde olur. Kaz Dağları yağmasının kültürel alanda açacağı yaralara başka bir yazımda değineceğim.

Kaz Dağları ülke ve yöre ekonomisine ne kazandırıyor, bakalım.

Hayvancılık ve tarım kalemlerinde Kaz Dağları her yıl toplam yedi milyar dolar gelir getiriyor. Prof. Kaynaş'ın titiz araştırmaları daha da ayrıntılı ama, ileride bunları da yazacağım. Yani, kısacası, 10 yıllık yağmanın ülkemize getireceği kazanç beş milyar dolar iken, soykırımdan kurtarılacak olan Kaz Dağları'nın her yıl getirdiği kazanç yedi milyar dolar. Düşünebiliyor musunuz?

İkinci doğa soykırımına ait somut bir örneğine de, Biz kaçkişiyiz adlı sivil toplum örgütünün Serik şubesince düzenlediği konferans ve gezi sırasında rastladım. Serik'e bağlı Zırlankaya köyünde işletme ruhsatı verilmiş bir taş ocağındaki çalışmalara tanık oldum. Köy, bir doğa harikası. İnsanları da bir o kadar harika ve doğa dostu. Köyün tam ortasında taş ocağı açılmış ve buldozerlerle en fazla 10 yaşında olan o güzelim çam ağaçlarına soykırım uygulandı gözlerimizin önünde. Kalabalığı gören işletmeciler her seferinde makinaları durdurup her şeyin süt liman olduğunu göstermeye kalkışıyorlar. Ancak kesilen ve yok edilen ağaçların iniltilerini ve deyim yerindeyse gözyaşlarını duyumsamamak mümkün değil. Türk köylü kadınının başını çektiği haklı gösteri ve protestolar, bazı bakanların, taş ocağını kapatma sözüyle bile teskin olmuş değil. Taşa kurban edilen taze çam ağaçlarının yok edilmesi, köyün tüm doğal yapısını kökten yok edecek boyutta.

İkinci doğa soykırımına da böylece gözlerimle tanık oldum. Bu iki örnek yalnızca benim kişisel olarak tanık olduklarım. Ülkemizin her karışında benzer doğa soykırım haberlerini sürekli alıyoruz. Türk aydını geçinen bir takım çıkarcı ve omurgasız insanların bu konuda tek satır yazmadıklarını da acıyla görüyoruz.

Hem içerde hem dışarıda milli/ulusal duruş sergileyen öngörü sahibi siyasilerin bu konuya el atması yeterli gelmez. Doğa soykırımını insan soykırımından ayrı düşünmeyen adı duyulmamış doğa kahramanlarımızın varlığı umudumuzu sürekli ayakta tutuyor. Kaz Dağları'nın çerez parası uğruna soykırıma tabi tutulmasına karşı mücadele eden bir takım vatansever sivil toplum kuruluşları var. Bunlara kişisel olarak tüm varlığıyla destek veren, sn. Kumsal Yenilmez gibi adı bilinmeyen doğa kahramanlarını Türk halkı olarak unutmayalım. Kumsal hanım gibi tüm yaşam enerjisini hepimizin Kaz Dağları için gözünü kırpmadan harcayan insanların sayısı çok değil. Serik'teki Zırlankaya Köylülerine de Türk ulusu olarak hiç olmazsa, sesle, sözle ve gönülle destek olmak zorundayız. Çünkü Türk topraklarının herhangi bir köşesinin soykırıma uğratılması, sıranın yaşadığımız yerlere de geleceğini göstermektedir.

Hepimize hiçbir soykırımın yaşanmadığı bir dünya ve doğayla yaşamak dileğiyle…

Prof. Dr. Ãahin FİLİZ

Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü

Haberanaliz.net
Kaynak: www.Bahcesel.com/forumsel/